Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki ilişkiler, 1953’teki darbeden itibaren askeri müdahaleler, nükleer anlaşmazlıklar, ekonomik yaptırımlar ve doğrudan çatışmalar etrafında şekillendi. Özellikle son yıllarda nükleer tesislerin hedef alınması ve karşılıklı operasyonlar, süreci yeni bir evreye taşıdı. Bölgedeki güvenlik dengesi ile küresel enerji akışı, bu gelişmelerle birlikte doğrudan etkilendi. İki ülke arasındaki temas, Soğuk Savaş döneminde kurulan stratejik iş birliğiyle başladı; ne var ki 1979 devrimi sonrasında keskin bir kopuş yaşandı. İzleyen yıllarda diplomatik girişimler ile yaptırımlar iç içe ilerledi, askeri hamleler ise bu gerilimi zaman zaman daha görünür hale getirdi. 2025 ve 2026’da İran topraklarının doğrudan hedef alındığı operasyonlar, süreci farklı bir aşamaya taşıdı. 1953 darbesi ve Şah dönemi ABD ve İngiliz istihbarat servisleri, İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın İngilizlere ait petrol şirketini millileştirmesinin ardından 1953 yılında askeri unsurların desteğiyle bir darbe organize etti. Müdahale sonucunda Musaddık devrildi; böylece Batı yanlısı Şah Muhammed Rıza Pehlavi yeniden iktidara geldi. Şah, 1979’daki devrime kadar ABD desteğiyle yönetimde kaldı. 1954’te imzalanan Konsorsiyum Anlaşması ile millileştirilen petrol endüstrisinin yüzde 40 mülkiyeti Batılı şirketlere devredildi. Aynı dönemde İran’ın nükleer programının temelleri atıldı. 1957 yılında Başkan Eisenhower’ın "Barış İçin Atom" girişimi kapsamında ABD ile iş birliği anlaşması imzalandı. Bu çerçevede İran’a bir reaktör ve silah düzeyinde zenginleştirilmiş uranyum yakıtı verildi. 1960’ta İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Venezuela Batılı şirketlerin hakimiyetine karşı OPEC’i kurdu. 1970’lerde petrol gelirleri artarken İran, ABD açısından stratejik bir müttefik konumuna yerleşti. Başkan Nixon 1972’de İran’ı ziyaret etti ve nükleer olmayan her türlü silah sistemini satın alabileceğine dair Şah’a söz verdi. 1979 devrimi ve diplomatik kopuş 1979’a gelindiğinde iç karışıklıklar derinleşti ve Şah ülkeyi terk etti. Ayetullah Ruhullah Humeyni sürgünden dönerek yönetimi devraldı. Böylece İran, Batı yanlısı monarşiden teokratik bir yapıya geçti. Devrimi izleyen günlerde Tahran’daki ABD Büyükelçiliği radikal öğrenciler tarafından basıldı ve 52 Amerikalı rehin alındı. Washington yönetimi Tahran ile diplomatik bağları kesti, petrol ithalatına yaptırım uyguladı ve İran varlıklarını dondurdu. Rehineler 444 gün sonra Algiers Accords protokolüyle serbest bırakıldı. Bu kopuşun ardından bölgesel dengeler de hızla değişti. 1980’de Irak’ın İran’ı işgaliyle başlayan savaşta ABD, Irak’a ekonomik yardım ve teknoloji desteği verdi. Sekiz yıl süren savaşta yaklaşık bir milyon İranlı ve 500.000’e yakın Iraklı hayatını kaybetti. 1983’te Beyrut’taki ABD kışlasına düzenlenen saldırı 241 Amerikan askerinin ölümüne yol açtı ve İran terörü destekleyen devletler listesine alındı. 1980’lerin ortasında ortaya çıkan İran-Contra skandalı ise ABD’nin gizlice İran’a silah satarak elde edilen gelirle Nikaragua’daki isyancıları finanse ettiğini ortaya koydu. Yaptırımlar ve nükleer diplomasinin yükselişi 1988’de Basra Körfezi’nde yaşanan gerilim sırasında ABD, İran petrol platformlarını imha etti; aynı yıl bir İran yolcu uçağı yanlışlıkla düşürüldü ve 290 kişi hayatını kaybetti. 1990’larda Clinton yönetimi, İran’ın askeri kapasitesini sınırlamak amacıyla petrol ve ticaret ambargolarını genişletti. 2000 yılında Dışişleri Bakanı Albright, Musaddık’ın devrilmesindeki ABD rolünü kabul eden bir açıklama yaptı. 11 Eylül saldırıları sonrasında Afganistan’da kısa süreli bir koordinasyon kuruldu. Buna rağmen 2002’de Başkan George W. Bush, İran’ı "şer ekseni"nin bir parçası olarak tanımladı. 2003’teki Irak işgali sonrası İran’ın bölgedeki etkisi artarken diplomasi yeniden gündeme geldi. 2013’te Başkan Obama ile Hasan Ruhani arasında doğrudan temas sağlandı ve 2015’te Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) adı verilen nükleer anlaşma imzalandı. Maksimum baskı dönemi ve artan askeri gerilim 2018’de Başkan Donald Trump, nükleer anlaşmadan çekildi ve İran’a yönelik "maksimum baskı" kampanyasını başlattı. Devrim Muhafızları terör örgütü ilan edildi, Körfez’de tanker saldırıları yaşandı. Gerilim 2020 başında yeni bir aşamaya ulaştı; ABD, Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta insansız hava aracı saldırısıyla öldürdü. İran ise Irak’taki ABD üslerini füzelerle hedef aldı. Biden döneminde nükleer anlaşmaya dönüş için diplomatik temas sürdü. Buna karşın 2024’te İran ve vekillerinin İsrail’e yönelik saldırıları bölgesel tansiyonu yükseltti. Nisan ve Ekim aylarında İran, İsrail’e doğrudan füze saldırıları düzenledi; İsrail de İran’ın hava savunma ve füze üretim tesislerini hedef aldı. 2025–2026 döneminde doğrudan saldırılar 2025’te nükleer müzakereler sonuçsuz kaldı. Bunun ardından ABD Başkanı Trump’ın talimatıyla İran’ın nükleer merkezlerine hava harekâtı düzenlendi. B-2 bombardıman uçakları ve Tomahawk füzeleriyle Fordo, Natanz ve İsfahan tesisleri vuruldu. Operasyon, ABD’nin İran topraklarını doğrudan hedef aldığı ilk saldırı olarak kayda geçti. Aralık 2025’te İran’da ekonomik kriz nedeniyle başlayan gösteriler sırasında şiddet arttı; Trump, İran ile tüm görüşmeleri iptal etti ve ağır gümrük vergileri uyguladı. 2026 yılı Şubat ayında ABD, İran’ın füze endüstrisini ve donanmasını hedef alan kapsamlı bir askeri operasyon başlattı. İsrail’in Tahran’daki askeri noktalara eş zamanlı saldırıları gerçekleşti. İran, Bahreyn, Kuveyt, Katar ve BAE’deki ABD askeri tesislerine füze fırlattı. Böylece askeri hareketlilik, Körfez hattından Levant’a uzanan geniş bir coğrafyaya yayıldı.