Mahfi Eğilmez'den devlet yönetiminde liyakat ve sadakat analizi

Okuma Süresi: 4 Dakika
Mahfi Eğilmez'den devlet yönetiminde liyakat ve sadakat analizi
Doviz.com
23 Ağustos 2026 18:26

Mahfi Eğilmez devlet yönetiminde liyakat ve sadakat kavramlarını analiz ederek kurumların geleceği üzerine değerlendirmeler yaptı. Ehliyetin yerini biat kültürünün almasının toplumsal adalet duygusu ve geleceğe dair umutlar üzerindeki etkilerini ele alan yazar, kamu görevlerinin şahıslara değil millete ait olduğunu vurguladı.

Ekonomist Mahfi Eğilmez, kendi bloğunda kaleme aldığı yazısında liyakat ve biat kavramlarını ele alarak, devlet yönetiminde ehliyetin yerine sadakatin geçmesinin toplumsal ve kurumsal sonuçlarını değerlendirdi. Kaleme alınan metinde liyakatin en basit anlamıyla işi ehline vermek olduğu belirtilirken, biat kavramının kişinin kendi iradesini bir otoriteye teslim etmesi ve koşulsuz sadakat göstermesi şeklinde tanımlandığı görüldü.

Liyakat ve biat arasındaki temel farklılıklar

“Liyakat, en basit anlamıyla işi ehline vermektir. Bir insanın hangi görüşe, çevreye veya gruba ait olduğundan önce, o işi yapabilecek bilgi, deneyim ve yeteneğe sahip olup olmadığına bakmaktır.”

“Biat ise kişinin kendi iradesini bir otoritenin iradesine teslim etmesi ve ona koşulsuz sadakat göstermesidir. Devlet yönetiminde belirleyici hale geldiğinde sonuçları ağır olur. Çünkü devletin ihtiyacı her söyleneni onaylayan insanlar değil; işini bilen, sorumluluk alabilen, gerektiğinde itiraz edebilen ve kamu yararını kişisel çıkarın üzerinde tutabilen insanlardır.”

Devlet yönetiminde ehliyet yerine sadakatin öncelikli hale gelmesinin toplumsal yükselme ölçütlerini değiştirdiğine dikkat çeken Eğilmez, gençlerin önünde çalışıp kendini geliştirmek ile doğru çevreye girmek arasında bir tercih belirdiğini ifade etti. Toplumun ikinci seçeneğin daha işlevsel olduğuna inanmaya başlaması durumunda, ciddi bir yönetim ve kurum sorununun ortaya çıktığı belirtildi.

Kurum kültürü ve adalet duygusunun aşınması

“Bir ülkede makamlar ehliyet yerine sadakatle dağıtılmaya başladığında kaybolan yalnızca liyakat değildir; adalet duygusu, kurumlara güven ve geleceğe dair umut da bundan payını alır.”

“Bir yöneticinin çevresinde yalnızca kendisini alkışlayan insanların bulunması, her zaman onun güçlü olduğunu göstermez. Bazen tam tersine, etrafında gerçeği söyleyebilecek kimsenin kalmadığını gösterir.”

“İnsan, hak ettiği halde bir göreve gelemediğinde yalnızca kendi hakkının yenildiğini düşünmez. Bir süre sonra kurallara değil, ilişkilere güvenmeye başlar. ‘İşini iyi yaparsan yükselirsin’ anlayışının yerini ‘Doğru kişiyi tanırsan yükselirsin’ anlayışı alır. Bir kurum kültürü için bundan daha tehlikeli çok az şey vardır.”

Liyakatin asıl anlamını sevilmeyen insanların hakkını koruduğunda kazandığını dile getiren Eğilmez, kamu görevinin bir partiye, lidere veya gruba değil millete ait olduğunun altını çizdi. Makamda oturan kişinin sahibiyet değil, geçici bir görev üstlendiği vurgulanırken, devlete sadakatin hukuka uymak ve yanlış görüldüğünde konuşabilmek olduğu kaydedildi.

İyi insanların umutsuzluğa kapılma riski

“Liyakat, yalnızca sevdiğimiz insanların hakkını korumak değildir. Asıl anlamını, sevmediğimiz insanların hakkını da koruduğunda kazanır. Bu nedenle devlet yönetiminde sorulması gereken soru ‘Bizden mi?’ değil, ‘Ehliyetli mi?’ olmalıdır. Çünkü kamu görevi bir partiye, lidere, gruba veya kişiye ait değildir. Kamu görevi millete aittir. Makamda oturan kişi de o makamın sahibi değil, o görevi belirli bir süre için üstlenen kişidir. Devlete sadakat; hukuka uymak, görevi dürüstçe yapmak, kamu kaynaklarını kişisel çıkar için kullanmamak ve yanlış gördüğünde konuşabilmektir. Gerektiğinde kendi yöneticisine bile itiraz edebilmek ihanet değil, kamu görevine sadakatin gereğidir.”

“Asıl tehlike, kişinin makamını kaybetmemek için yanlış olduğunu bildiği şeylere ses çıkarmamaya, hatta onları alkışlamaya başlamasıdır. Böyle bir ortamda insanlar doğru olanı söylemek yerine, hangi sözün güvenli olduğunu hesaplar. Sonunda herkes konuşuyor gibi görünür ama kimse gerçekten konuşmaz. Böyle bir düzende kararlar ehliyet üzerinden değil, sadakat üzerinden alınmaya başlar. Kurumların içi yavaş yavaş boşalır. En iyi insanlar sistemden uzaklaşır; bazıları başka yerlere gider, bazıları geri çekilir, bazıları ise ‘Nasıl olsa değişmez’ diyerek mücadele etmekten vazgeçer.”

“Liyakatin olmadığı yerde yalnızca yanlış insanların göreve gelmesi söz konusu değildir. Daha büyük bir kayıp ortaya çıkar: Doğru insanlar artık o görevlere talip olmak istemez. Çünkü insanın çalışmasını, öğrenmesini ve kendisini geliştirmesini anlamlı kılan şey, emeğinin bir gün karşılığını bulacağına dair inancıdır. İnsan, ‘Kendimi geliştirirsem, işimi iyi yaparsam, hakkım olan yere gelebilirim’ diyebiliyorsa geleceğe umutla bakar. Bu güven kaybolduğunda insanlar yalnızca bir görevi veya makamı kaybetmez; kendi emeklerinin anlamını sorgulamaya başlar.”

“Bir ülke yalnızca kötü yöneticiler yüzünden kaybetmez. Asıl kayıp, iyi insanların zamanla umudunu kaybetmesiyle ortaya çıkar. Bu nedenle liyakat meselesini basit bir kadro veya atama tartışması olarak görmemek gerekir. Mesele, aslında nasıl bir devlet istediğimizdir: Kişilere göre şekillenen bir devlet mi, yoksa kişiler değişse bile ilkeleri ve kurumları ayakta kalan bir devlet mi?”

“Sağlam bir devlet düzeninde insanlar makam sahiplerine değil, hukuka ve kurumlara güvenmelidir. Bir göreve gelmenin yolu doğru kişiye yakın olmaktan değil, o görevi hak etmekten geçmelidir.”

“Çünkü makam için gerekli olan şey ehliyet değil sadakat haline gelirse, sorun yalnızca yanlış insanların göreve gelmesi değildir. Bir süre sonra insanlar doğru yerde olmanın değil, doğru kişiye yakın olmanın önemli olduğuna inanmaya başlar.”

“Liyakat, insanlara şu güveni verir: ‘Çalışırsam, öğrenirsem ve kendimi geliştirirsem, hakkım olan yere gelebilirim.’ Bu güven kaybolduğunda yalnızca liyakat kaybolmaz. Adalet duygusu, kurumlara güven ve geleceğe dair umut da birlikte kaybolur.”